Dortyol.com - Dörtyol Haber, Dörtyol Güncel Son Dakika Haberleri

Madam Bovary penceresinden Gustave Flaubert'in Hayatı
Madam Bovary penceresinden Gustave Flaubert'in Hayatı

Madam Bovary penceresinden Gustave Flaubert'in Hayatı

        Bir yapıtın niteliklerine ayrıştırıcı bir gözle baktınız mı onda yaratıcısının dünyasını da az çok görürsünüz. Sanatçının dünyası yapıtın tam arkasında kaygan ve bulanık olsa da indirgenemez bir gerçeklik olarak kendini gösterir. Sanatçının dünyasından da bütün bir dünyaya çıkarsınız. Her yapıt bizi dünyaya ya da insana açan bir penceredir, onun değişik camları arkasından koskoca bir insanlık görünür. Bazı yapıtlar -bunların sayısı azdır- bizi sanki sanatçının dünyasından geçirmeden doğruca evrensele ulaştırırlar. Madam Bovaryböylesi bir yapıttır, onun arka planında bize Gustave Flaubert'i gösterecek hemen hemen hiçbir şey yoktur. Dünya Nimetleri'nde Gide'i, Zerdüşt'te Nietzsche'yi tanıyabilirsiniz. Madam Bovary dendiği zaman aklımıza ustasının dünyasından çok şeyler yansıtmayan ve son derece özenli bir üslupla örülmüş anıtsal bir yapıt gelecektir. Flaubert ayrı bir yerdedir, onu ayrıca görüp tanımak isteyebilirsiniz. Ama yapıt ne yaparsanız yapın size bu olanağı vermez. Flaubert'i her yönüyle anlatan yapıtının en başında La Varende şöyle der: "Zamanımızın en iyi romancıları, Fransa'da olsun dışarıda olsun, Flaubert'i yadsırken bile ona bağımlıdırlar. Hem kendilerini yönlendiren düşünce açısından hem kendilerini geliştiren bilinç açısından. Bununla birlikte onun dış yapısı, çok önem verdiği üslubu pek öykünülmemiştir."


        Yazarın kim olduğu sorunu çok zaman ikincil bir sorun gibi durur. Hele Madam Bovarygibi duygusal da olsa gerçekçiliği baştan sona elden bırakmayan bir yapıtın dünyasında hiçbir göz özellikle Flaubert'i aramayı düşünmeyecektir. Gene de Madam Bovary'yi, bu ele avuca sığmaz genç kadını tanıyanlar Flaubert'in kim olduğunu az da olsa merak edeceklerdir. Meraklarını gidermeye kalktıkları zaman karşılarında Madam Bovary'nin renklerine pek uymayan garip bir kişiyi bulacaklardır. Sonuna kadar karamsar, sonuna kadar kavgacı, sonuna kadar uyumsuz, sonuna kadar inatçı biri. "Uzlaşmacı olmayan yapısıyla son derece zor bir kişiliktir. Özyapısı, kötü özyapısı yaşlandıkça daha da kötüleşir. İtici ve dik tutumu tek başına kaldığı zamanlarda bile bir varoluş biçimi durumuna gelmiştir. Her şeye öfkelenerek karşılık verir gibidir. İnsanlardan kaçan yanı giderek belirginleşir ve bir ilke kesinliği kazanır: yaralamaktan korkar, aşağılama duygusuyla dolup taşar, saldırırken köpükler saçar. Taşralılığını abartır, edebiyat kavgalarının dışında kalır, kavgacıları uzaktan destekler. Ve gerçekten, köşeye çekilmişliği ona acılar verir. Ne kadar tanınmış olursa olsun basit kazanımlarla işi yoktur, yalnızca Paris'te ve Parisliler arasında yaygın olan yaltaklanmacı dostluklarla işi yoktur. O bir taşra yazarı olarak kalır, ona daha sonra 'bölgeci' diyeceklerdir." (La Varende)


        Flaubert 1821'de Rouen'da, ünlü bir cerrah olan babasının başhekim olarak çalıştığı hastanede doğdu ve acı çeken insanların dünyasını gözlemleyerek büyüdü. İnsanların acılarını hafifletmek için hekim olmayı değil de romancı olmayı tercih etti. Saf taşralı duygusallığı duyguculuğun çöküş ya da dönüm noktasında ona gerçekçiliğin önemini duyururken onu biraz da duyguculuğa doğru sürüklüyordu. Yapıtındaki duygucu eğilimler ne olursa olsun, onda gerçekçiliğe doğru yılmaz bir yönelim vardır. Duyguculuktan yorgun bir dünyada gerçekçiliğin temelleri atılmaktadır. Katı tarafları da olsa Flaubert duygulu bir kişiydi. O duygusallığı içinde kadını "İki kanat taktınız mı melek olur" diye tanımlıyordu. Bununla birlikte damarlarındaki Viking kanıyla ve kocaman bıyıklarıyla dünyaya sert bakan bir adam görünümündeydi. Buna karşılık çekinik ruhu onu giderek yalnızlığına kapatılmış sessiz biri durumuna getiriyordu. On beş yaşındayken bir müzik yayımcısının karısı olan Elisa Schlesinger'e gönülden yakınlık duymuş, ona yazdığı aşk mektubunu ancak otuz beş yıl sonra, kadın dul kalınca postalamıştır. Flaubert'in salonlarda ve kadınların dünyasında yeri olmadı. Saralı bedeninin de etkisiyle bazen korkunç bir karamsarlığa kapılırdı. O bu dünyanın insanı değildi. 

        

        Hastane olan kocaman bir köşkte yaşıyor olmaları aile bireylerine hekimlik denilen o çok güç ve çok onurlu mesleğin güçlüklerini tanıtmıştır. Gözlerinin önünde acı çeken insanların durumları onları elbette etkiliyordu. Oyundan kalan zamanlarda Gustave ve Caroline otopsi yapmak üzere bir ölünün üzerine eğilmiş olan babalarının çabasını gizlice gözlüyorlardı. Baba Doktor Flaubert çalışmakta sınır tanımayan bir kişiydi. Sabahın yedisinde başladığı çalışmalarını akşam geç saatlere kadar sürdürüyordu. Hekimliğin güçlüklerine başhekim olmanın sıkıntıları da ekleniyordu. Babanın hekimlikte ortaya koyduğu aşırı duyarlılık ailenin öbür bireylerini de etkilemişti. "Denebilir ki babanın mesleği, öyküleri, araştırmaları yazara gerçeklikle, tanı koymakla ilgili ince beğenisini ve maddeci bakışını kazandırmıştı. Gustave Dr. Flaubert?te direngenliği, emeğe saygıyı ve üst düzeyde belli bir yazgıcılığı buldu."(La Varende)


        1840-1843 arasında Flaubert Paris'te hukuk okudu. 1843'de bütün yaşamını etkileyecek olan bir sinir bunalımıyla sarsıldı. O yıllar Paris'te Victor Hugo'nun öncülüğünde duyguculuk fırtınasının estiği ve dinmeye yüz tuttuğu yıllardır. Flaubert'in kimseyi görecek durumu yoktur, sinir bunalımları arka arkaya gelir. O zaman Rouen'a, Croisset'deki yuvasına dönmek zorunda kalır. "O, vaktiyle Malherbe'in ve Boileau'nun yaptığı gibi edebiyatın bekar işi olduğunu gösterir. Ya da kulesinde yaşayan Montaigne gibi bir evli bekar düzeni kurar." (Paul Gouth, Fransız Edebiyatı Tarihi) Babasının ve kız kardeşinin ölümü bu duygulu ve kırılgan kişiyi karanlıklara boğar, bundan sonra annesiyle ve kız yeğeniyle içli dışlı olacaktır. Sanata yönelişi sarsılmazdır; o, artık her şeyiyle edebiyat için vardır. Kısa Paris yolculukları dışında hep masasının başındadır, durmadan okuyup yazmaktadır. Daha başka yerlere de gider, bu arada Mısır'a gider. O sırada kendinden on bir yaş büyük olan şair Louise Colet'yle aşk yaşar (1846-1855). Louise Colet çıkar sağlamak için her kalıba girebilen, koltuğunun altında saçmasapan şiirleriyle o kapıdan bu kapıya, o yataktan bu yatağa koşan bir kadındır. Flaubert ona rastladığında bir dünya acemisidir: bir Elisa'yı görmüş, birkaç genç kız tanımıştır. Louise Colet'de büyük aşkı bulduğuna inanır. Bu sağlıksız ilişki dokuz yıl sürüklenir. Flaubert büyük sevdasını, Madam Bovary'yi yaşamaya başlayınca Louise kıskançlıktan deliye döner.


        Flaubert yalnızlığı içinde sürekli okur ve yazar. Bu arada George Sand, Turgenyev, Goncourd kardeşler, Renan, Taine, Gautier gibi dostlarıyla görüşür. O çocukluğundan beri gururlu ve kavgacıdır. Özgürlüğüne çok düşkündür. Kendini bir barbar olarak nitelendirir. Burjuva duyarlığına ve ahlakına kökten düşman olsa da tam manasıyla bir burjuva hayatı sürmektedir. Onun gözünde burjuva kafasız ve bencil insan demektir; gündelik çıkarlarını kollamaktan başka bir şey bilmez. Onun için önemli olan yüce değerlere bağlanmaktır, bilinçli insan olmaktır. Sanat bilinçli olmanın tepe noktasıdır. Yalnız sanat kalıcıdır. Gizemci insan nasıl Tanrı'nın peşindeyse sanat adamı da insanın peşindedir. Bu durumda insanı bütün gizleriyle ya da bütün özellikleriyle sanatta görmeye ve göstermeye çalışmak gerekir. Flaubert 1880'de son bulan kısa yaşamında hep en uzak sınırlarına kadar insan bilgisinin izlerini sürmüştür. Dünyaya kendi penceresinden bakmanın, dünyayı kendi gözünden görmenin peşine düşmüştür. Her zaman ölüme hazır olan, bununla birlikte ikide bir ölümü düşünmeyen Flaubert erkenden sonsuzluğun yolunu tuttu.


        Flaubert dünyaya kendi gözüyle bakmanın ustasıydı. Dünyayı dünyanın gözüyle görmeye kalkmak kaba doğalcının işi olabilirdi ancak. Flaubert her gözleminde bir açı olmanın tutarlılığını yaşadı. Belki de gerçekçiliğin doruğunda olmak böyle bir şeydir. Her gerçek sanatçı gerçekliğin karşısında bir açıdır. Her gerçek yapıt dünyayı yaratıcısının gözüyle görür, ama bunun için yaratıcısının yapıtta görünmesi gerekmez, görünmemesi de gerekmez. Gerçekçi olmak dünyaya tam anlamıyla yerleşmek demektir. Dünyaya tam anlamıyla yerleşmek de kendi olmayı, her şeyi kendi gözüyle görmeyi gerektirir. Romanın başlarında kapıldığımız bir duygu bizi sonuna kadar bırakmaz: Madam Bovary iyi görülmüş ya da iyi düşünülmüş bir kişiliktir. Romanda Flaubert'in değil ama Madam Bovary'nin ve öbürlerinin varlığı eksiksiz bir zenginlikle yansıtılır. Her romancı, daha doğrusu her gerçek romancı yarattığı kişilikleri sever, bunlar dünyanın en sevimsiz adamları olsalar da. Romancı bütün kişilerine aynı uzaklıkta durur. İyi bir eğitimci gibidir o, duygularını belli etmek istemez. 


        Yine de hiçbirimiz duygularımızı sonuna kadar saklayamayız. Hiç sanmam ki Flaubert, Emma Bovary'ye hatta Charles Bovary'ye duyduğu duygunun bir benzerini eczacı Homais'ye duymuş olsun. Yine de o, her kişisine aynı uzaklıktadır. Onlar karşısında belli bir soğukluğu ya da en azından bir soğukkanlılığı inatla korur. Charles'a da Leon'a da aynı uzaklıkta durabilirsiniz, ama bu sizin Charles'la Leon'u aynı kaba koyduğunuz ya da alttan alta Leon'u kendinize Charles'dan daha yakın bulduğunuz anlamına gelmez. Yantutmazlık elbette roman yazarının gerçeklik konusundaki sorumluluklarıyla ilgilidir. Yoksa hepimiz yantutarız. Flaubert, romanın son cümlesini yazarken yani "Homais sonunda ödülü aldı" derken bile ahlaki açıdan bir yargılama havası yaratmamaya özen göstermiştir. Bu bir bakıma romandaki kişiliklerin kendileriyle ilgili ahlaki yargıları kendilerinin vermeleri anlamına gelir. Flaubert roman konusunda yeterince düşünmemiş bir romancı olsaydı kim bilir belki de Homais'nin sonunda ödülü aldığını yazmazdı da onun ağzından kendisi için bir güzel "Ben alçağın biriyim" sözlerini döktürürdü. 


        Madam Bovary, arkadaşı Bouilhet'nin Flaubert'e verdiği ev ödevidir. Bahçede Flaubert'in kendilerine okuduğu yeni romanı La Tentation de Saint-Antoine'ı (Aziz Antonius'un Eğinimi) uzun uzun dinleyip yorgun düşen dostları Maxime du Camp ve Lousi Bouilhet uğradıkları düş kırıklığını yazara açıkça söylerler. O zaman  Bouilhet Flaubert'e "Neden Delauney'in romanını yazmıyorsun?" diye sorar. Flaubert başını kağıtlardan kaldırır ve "Çok doğru!" diye bağırır. Maxime du Camp bunları anılarında anlatırken Delamare adını gizlilik açısından Delauney'e dönüştürmüştür. Madam Delamare'ın kızlık adı Delphine Couturier'dir. Delphine, Eugene Delamare adlı bir hekimle evlenir. Romandaki öbür kişiler de gerçektir. Rodolphe Boulanger'nin adı romanda Louis Campion'dur. Bu köy donjuanı bir ara Amerika'ya gidip dünyalığı doğrultmaya çalışır, çok geçmeden Fransa'ya döner, bir gün sokağın ortasında kafasına bir kurşun sıkarak intihar eder. Papaz Lafortune, papaz Bournisien olmuştur. Madam Bovaryiçin bir Girişyazan Rene Dumesnil, Flaubert'in bu romanda herhangi bir şeyi kurgulamamış olduğunu, onun yalnızca sabırlı, titiz, dikkatli bir gözlemle bu romanı yazmış olduğunu söyler. Gerçekte konu ya da yaşanmış olaylar pek öyle ilgi çekici değildir. Ancak Flaubert'in dehası "böylesine bayağı bir öyküyü, böylesine bildik, böylesine alışılmış bir taşra zinası öyküsünü" (R. Dumesnil) bir sanat yapıtına dönüştürmüştür. 


        Kaldı ki bu roman Flaubert'in bir anlamda acemilik romanıdır. Flaubert onu yazana kadar hiçbir şey yayımlamamıştı. Yayımlamamıştı ama yazmamış değildi. Dostlarının iyiden iyiye başarısız bulduğu La Tentation de Saint-Antoineçekmecede duruyordu. Flaubert bu kitabı yazarken ona bütün ruhunu koymuş ya da onda tüm yeteneklerini denemişti. Olmayınca olmuyor. Flaubert, dostlarının sobaya at dediği bu kitabı ileride yayımlayacak ama yayımladığı için pişman olacaktır. Madam Bovarybir aceminin romanı da olsa aynı zamanda iyi bir gözlemcinin romanıdır. Kaldı ki onda acemiliği belgeleyecek tek bir belirti yoktur. Roman açısından bakıldığında iyi yapmak ancak ve ancak iyi gözlemlemek koşuluna bağlanabilir. Hele Flaubert gibi gerçeğin gözünün içine bakan bir yazar için. Tüm duygucuların tersine Flaubert tam anlamında bir gerçekçi yazar olarak yaratmanın bilmekolduğuna inanıyordu. İnançlar geçer, görüşler değişir, kala kala gerçekliğin yansıtıcısı sanat kalır geriye diye düşünüyordu. Sanat onun gözünde her şey demekti. "Sanat fikri Flaubert'de, bir gizemcide Tanrı fikrinin oynadığı rolü oynar." Lanson ve Tuffrau böyle derler. Madam Bovary beş-altı yılda yazılmıştır. Belki de her okuyucu, yılların toz konduramadığı bu yapıtın satırları arasında zaman zaman bir özenti kokusunun yayıldığını duymuştur. Flaubert günde yedi saat çalışır, bir sayfa için beş gün harcadığı olur, bir ayda yirmi sayfa yazar. Bu da onu gerçek anlamda bir üslup yaratıcısı kılmıştır. Biraz yapmacıklı da görünse Flaubert'in üslubu pek çok yazara parmak ısırtacak bir üsluptur. Yazarın başlıca çabası romanın nesnel olması, romana kendi görüntüsünün düşmemesidir. George Sand'a bir mektupta şöyle yazar: "Romancının bu dünyayla ilgili şeyler üzerine görüş bildirmesi gerektiğine inanmıyorum."


        Bu gerçekçi yazar duyguculuğun renkli dünyasına uzak olmayan bir gerçekçidir. Her şeyin ağır ağır duyguculuktan gerçekçiliğe ya da doğalcılığa dönmeye başladığı bir dünyada Flaubert duyguculuğu arkalarda bir yerde bırakmak ister. O bu dönüşümü enine boyuna yaşayan ama duyguculuktan korkmayan, tersine ona yeni bir bakış açısı içinde dört elle sarılmaya çalışan Baudelaire gibi değildir. Yeni edebiyatı başlatan iki kitabın ikisi de, Madam Bovaryve Les fleurs du mal, 1857'de yayımlanmıştır. Baudelaire ve Flaubert, bu iki deha duyguculuğa ayrı pencerelerden baksalar da bir tür yeni duyguculuk ya da yeni gerçekçilik dediğimiz bir anlayışı, kişinin iç derinliklerine göz kapamadan dünyayı tüm nesnelliği içinde ele geçirip anlatma anlayışını gerçekleştirirler. Duyguculukta korkunç olan şey tek kişinin dünyasına kapanıp kalmaktır. Kişinin içdöküşlerinden yola çıkarak insanı anlatmak olası değildir. Sanatta ben'i mutlaklaştırdığınız zaman dünya gerçeğini gözden çıkarmış olursunuz. Ancak bize bugün tutarsız görünen bir anlayışı insanlık özellikle belli bir zaman diliminde bir kaçınılmazlık olarak yaşamıştır. 


        Madam Bovary kendine kapanıp kalmış bir bireyselliğin hiçbir aynada yansımayan ruhsallığıyla yazılmış değildir. Deyim yerindeyse Madam Bovary'deki tüm kişilikler, başta Madam Bovary içi görünen yani saydam kişiliklerdir. Onları dış dünyada yakaladığınız her yer yüreklerinin tüm genişliğiyle göründüğü yerdir. Flaubert, Madam Bovary'nin intiharını yazarken arsenik tadını ağzında duymaya çalışır. Taine'e yazdığı bir mektupta şöyle der: "Ağzımda arseniğin tadını öylesine duyuyordum ki arka arkaya iki defa mide kasılmasına tutuldum ve yemek boyunca kustum." Her şey gerçekler içindir, gerçekçilik adınadır. Flaubert her şey, güzeli gerçekleştirmek içindir diye düşünüyordu. Bir okuyucu bir sanat yapıtından ahlaki bir sonuç çıkaramıyorsa ya yapıt yapıt değildir ya da okuyucu yetersizdir. "Güzele varmak için gerçeklikten yola çıkmak gerekir." diye düşünür Flaubert. Bunun için bir tür arı sanatı amaçlamak doğru olur. Onunki şöyle oturup ağız tadıyla roman yazmak değil roman için çırpınmaktır. Edebiyat için kendisi kadar acı çekmiş çok az insan olduğunu düşünür. 


        Gerçekçiliği gerçekleştirmek adına gerçek bir olaydan yola çıkması anlamlı görülebilir. Gerçekte yaşanmışı yazmaktan çok tasarlanmışı yazmak daha uygun olabilir. Ne var ki Bovary olayı onun iyice yakınında olmuş bitmiş değildir. Bu yüzden elbette olanla yazılan arasında dağlar kadar uzaklık olmalıdır. Hiçbir yaşanmışı olduğu gibi kavrayamayız ve dolayısıyla olduğu gibi anlatamayız. Yine de çok belirgin uyarlıklar vardır. Ry kasabası romanda Yonville adıyla geçer. Lion d'Or da I'Hirondellede gerçektir. Madam Bovary hemen hemen Madam Delamare'ın kendisidir. Homais işini bilir eczacıların bir bileşeni gibidir. Ya da öbürleri her zaman her yerde görülebilecek tiplerdir. Flaubert'in gerçekçiliği böylece insanın ruhsal derinliklerini de görmeye yatkın iyi düşünülmüş bir gerçekçilik olur. Ölçüsüz ve hesapsız istemenin getirdiği sıkıntılardan intihara kadar uzanan yolda bir genç kadının iç dünyasında yaşadığı dönüşümler bir yaşam gerçeğini tüm öznel ve nesnel görünümleriyle gözlerimizin önüne serer. Her değişimde bir kurtuluş araya araya kendi sonunu çizen iyi yürekli bir kadının aynalarında görünen şey belki de duyguculuklarda anlatımı bulan bir yetinememe illetinin köklü açıklamasıdır. 


        Doymak bilmez bir merak, sonu gelmez bir kuşku Flaubert romancılığının temelini oluşturur. Bu özellikle Madam Bovaryiçin böyledir. Flaubert onu bütün ruhuyla, kanıyla canıyla yazdı. Emma gerçekten Madam Delamare'ın yeniden düşünülmüş bir biçimi midir? Buna kolayca evet demek güçtür, en azından yazılanla yaşanan arasındaki zorunlu uzaklıktan, aşılmaz uzaklıktan ötürü güçtür. Tasarlamak taşımaktan daha kolay ve daha önemlidir, daha anlamlıdır. Flaubert Madam Bovary'yi yazdığı yıllarda, 1848-1852 arasında şair Louise Colet'yle aşk yaşıyordu. Kimine göre Emma'nın özellikle gençlik yıllarıyla ilgili çizgiler Louise Colet'nin ölçülerine uyar gibidir. Louise Colet bitmez tükenmez düşleriyle, soylu işi beğenileriyle, sık sık ortaya döktüğü züppeliğiyle biraz da olsa Emma'dır. Esin kaynağında kimlerin bulunduğu, hangi etkenlerin bulunduğu önemli değildir. Bir mektubunda Flaubert, Emma Bovary'yle ilgili olarak şunları yazar: "Onunla ilgili olarak ilk ulaştığım fikir onu taşrada yaşayan, keder içinde yaşlanan ve böylece gizemciliğin ve düşlenmiş tutkunun son durumlarına ulaşan bir bakire olarak göstermekti." Kısacası Emma daha başlangıçta hazırdı diye düşünmek yanlış olur. O, tepeden tırnağa Flaubert'in yaratısıydı. 


        Madam Bovary'de gerçekçiliğin en büyük kanıtı tüm kişilerin eksikli insan yanlarıyla karşımıza çıkmasıdır. Romanda ülküsel tipler yoktur. Baş kişiler bir yana, ikinci üçüncü düzeydeki kişiler bile eksiksiz insan portresi çizmezler ya da baştan sona yetersiz insan görünümleri almazlar. Belki yetkin olma açısından tek özel örnek Doktor Lariviere örneğidir. Madam Bovary can çekişirken soluk soluğa koşup gelen bu hekim bir bakıma eksiksiz insan özellikleri taşırken biraz da baba Doktor Flaubert'in yansısı gibidir: "Bichat'nın eğitiminden geçmiş olan, sanatlarına tutucu bir aşkla bağlı olup, onu coşkuyla ve öngörüyle yerine getiren şimdi yitip gitmiş o filozof hekimler kuşağındandı. Öfkeye kapıldı mı hastanesinde her şey tir tir titrerdi. Öğrencileri ona öyle saygı gösterirlerdi ki hekimliğe başladıklarında ona olabildiğince öykünürlerdi. (...) Nişanları, ünvanları, akademileri hor görürdü, yoksullara karşı konuksever, eliaçık, babacandı, erdem denen şeye inanmasa da erdemliydi, zekâsının inceliğinden bir şeytandan korkar gibi korkulmasaydı, bir aziz diye belirlenebilirdi. Neşterlerinden daha keskin olan bakışı doğrudan içinize işler, savlar ve utanmalar arasından her türlü yalanı bulur çıkarırdı. Onda büyük bir yeteneğin, dünyalığın kırk yıllık bir meslek bilincinin sağladığı yumuşak başlı bir yücelik vardı."


        Flaubert ve pek çok büyük romancı yapıtlarında insan sorunlarından özellikle birinci kişilerini sorumlu tutarlar, anlatımcı olma yükünü onlara yüklerler, romanın işlevlerini onlara yıkarlar. Belki de yalnızca Dostoyevski bu tutumu hiçbir zaman benimsememiştir. Örneğin Karamazov Kardeşler'de Dimitri'nin çok belirleyici görünen varlığı yüzbaşının ya da onun ölen oğlunun varlığından daha belirleyici görünse de aslında öyle değildir; silik kişilikli Smerdiyakov pek çok şeyin gölgesinde kalırken bir Alyoşa'dan çok daha etkisiz görünse de bize varlığıyla çok daha önemli şeyler anlatır. Oysa Madam Bovary'de her şey Madam Bovary ekseninde döner, her şey onun için, onun adına var gibidir. Biraz kaba bir bakışla ikinci kişi diye nitelendirebileceğimiz Charles'ın bile kişiliğinde belirsizlikler vardır sanki. Belki gerçekten silik kişiliğiyle zaten o kadardır, onda görmemiz gereken daha başka şeyler yoktur. Böyle diyebilir miyiz? Bunu söylemek kolay değil. En basit insanın dünyasında bile insan olmakla ilgili, insan varlığının nice özelliğini açıklayabilecek öğeler vardır. Ama Flaubert bir insan gerçeğini bize özellikle tek bir kişinin, Emma'nın pencerelerinden göstermek ister. Bunu söylemekle Emma önemlidir, öbürleri süstür ya da dekordur demek istemiyoruz. Tek kişinin tek kişi olarak bize romanda da yaşamda da anlatacağı çok bir şey yoktur. 


        Flaubert'in bir mektubunda yazdığı gibi Madam Bovary tüm içgüdüleriyle tam bir kadındır, kadınlık duygularının orkestrasıdır. O yaşamış olan herhangi bir kişiden ya da herhangi kişilerden izler taşıyor olsa da olmasa da, şuna ya da buna biraz benzese de benzemese de, falanca kişinin yaşamı örnek alınarak yazılmış olsa da olmasa da Madam Bovary'dir. Edebiyat tarihi araştırmacılarının onu birilerine benzetme çabaları ortaya geniş bir liste çıkarıyor, ancak bunun pek de önemli olmadığını düşünebiliriz. Bizim için önemli olan Madam Bovary'nin kendisidir. Madam Bovary herhangi bir Madam Bovary'den daha gerçektir. İyi yazılmış roman kişileri elbette yaşamış kişilerden daha gerçektirler. Onlar vardırlar ve yaşayan kişilerin tam tersine yaşamlarının tüm gizlerini, iç dünyalarının tüm özelliklerini bize sunarlar. Sanatta kişiler maskesizdirler. Maskelilikleri bir başarısızlığın tanığı olabilir. Bazen roman kişilerini biz yıllarımızı birlikte geçirdiğimiz insanlardan daha iyi tanırız. 


        Cervantes ölürken "Don Kişot benim" demişti. Flaubert de "Madam Bovary benim" der. Koca bıyıklı, iriyarı Flaubert'in ufak tefek, kırılgan, cana yakın Emma'ya benzemesi bizi yadırgatmamalıdır. Her sanatçı kendi ruhundan yapıtına alabildiğine bir şeyler yansıtırken yapıtındaki duygusallığın ve düşünselliğin bir bileşimi gibi durur. Emma'nın serseri ruhu Flaubert'in düşçü kişiliğine tıpatıp uyar. Emma'nın acısı Flaubert'in de acısıdır, Emma'nın bozgunu Flaubert'in de bozgunudur. İyi bir göz Cervantes'de Madam Bovary'yi, Don Kişot'da Flaubert'i pek rahat görebilecektir. Baudelaire'in deyişiyle "Yeniyi bulmak için bilinmezin dibine" inmeye hazır bir ruhtur bu. Onların ortak yanlarının başında belki de her türlü zinciri kırmaya hazır bir başkaldırıyla insanın ulaşabileceği eşsizlikler bir düş değilse ya da bir düş de olsa. Böyle bir heyecan doğal olarak insanı sözleşme düzeninin dışına çıkarabilir hatta yasalar önünde olmasa da görenekler karşısında zor durumda bırakabilir. Bu yüzden Flaubert bal gibi Madam Bovary olabilir ya da koca ayaklı, sakallı bıyıklı bir adamın yüreğinin derinliklerinde ince yapılı, saf, kırılgan ama gözüpek bir kadının gölgesi bulunabilir.


        Kaldı ki Madam Bovary tek kişi değildir. Zaten o yüzden onu gerçekten daha gerçek diye nitelendirebiliyoruz. "Benim zavallı Bovary'm şu anda Fransa'nın yirmi köyünde acı çekip gözyaşı döküyor" der Flaubert. Doygunluğa erememiş kadın ruhu söz konusu olduğunda bu acıyı ve gözyaşını dünyanın tüm köylerine, kasabalarına ve kentlerine yaymak olasıdır. Gerçeklerin düşlerimize uyduğu yerler o kadar da çok değildir. Buna göre Bovary'ciliği bir hastalık ya da hatta bir kişilik bozukluğu olarak da görebiliriz, bir dünya gerçeği olarak da görebiliriz. Edebiyat tarihçisi Paul Gouth'un belirttiği gibi Bovary'cilik yalnızca bir kadın hastalığı değildir, aynı zamanda bir erkek hastalığıdır; arsenikle zehirlenerek değil ama sinir bunalımlarıyla, bilinç yitimiyle, beyin kanamasıyla işini bitiren Flaubert'in de hastalığıdır, Napolyon'un zaferlerinden sonra korkunç bir isteksizliğin içine düşen Fransa'nın da hastalığıdır, hatta belki de bütün dünyada burjuva sınıfının bir bölümünün hastalığıdır. 


        Her ne olursa olsun istem çılgınlıktan ussallığa, gözüpeklikten sakınıklığa, duyguculuktan gerçekçiliğe doğru yönelir. Duyguculuğun erimeye başladığı bir zamanda içimizdeki duygucuyu öldürmek, onun yerine gerçekçi bakışı koymak doğru olacaktır. Flaubert duyguculuğun gözalıcı pırıltılarından uzaklaşarak basiti yakalamaya çalışır. Duyguculuğu öldürmek biraz da bir duygucuyu, örneğin Madam Bovary'yi öldürmektir. Basiti yakalamaya çalışmak gerçekçi bakış açısının gereğidir. "Basit olmak kolay değildir." Yazıda gerçekçiliği tam anlamıyla gerçekleştirmek öncelikle bir üslup sorunudur. Bunun için Flaubert bahçede ve çalışma odasında gezinirken üslubunun inceliklerini kendi kendine yüksek sesle konuşarak oluşturmaya çalışır. Bununla birlikte, özellikle can çekişen Emma'nın en son dakikalarını anlatırken gerçekçiliğini duyguculuğa doğru kaydırır. Bovary'nin eksiksiz bir çılgınlık içinde yaşamda aradığı duygu yetkinliğine benzer bir inceliği Flaubert zaman zaman yapmacığa kaçan üslubunun inceliklerinde yaratmaya çalışmıştır. Saatler boyu yeniden yeniden yazılan cümleler, dakikalarca aranan sözcükler, bazen bütün bir günü alan tek bir sayfa biraz da aşırıya kaçan bir özenin anlatımıdır. 


        Ne olursa olsun Madam Bovary o dalgalı kişiliğiyle çok önemlidir. Bir dönemin duygusal aşırılıklarını ve ona bağlı olarak gelişen gerçekçilik istemini simgeleştirdiği için önemlidir. Bir de kadın içgüdülerinin yoğun bir biçimde billurlaştığı bir kişiliğin özelliklerini açınladığı için önemlidir. 19. Yüzyılın ruhsal dönüşümlerini kavramakta da, kadın dünyasının derinlerindeki çapraşık oluşumları anlamakta da oldukça yol göstericidir. Bu yüzden o uzun uzun gözlemlenmesi, uzun uzun tartışılması gereken apayrı bir dünyadır. Madam Bovary bir düş dünyasında yaşar, gerçek dünyayı yadsır ya da aşağılar. O bir takım üstün insanlara ya da insanüstü varlıklara yaraşır bir dünyaya uygun görür kendini. Arzuladığı dünya ince duygulu şairlerin ortamı ya da meleklerin katıdır. Benim o dünyada yerim var mı diye düşünmez, buna karşılık tüm özellikleriyle bu dünyanın insanları olan insanlarda kendine göre bir takım üstünlükler sezer, onlara bağlanır, onlara aşık olur ve sert duvarlara çarpar. Sert duvarlara çarpar ama uslanmaz. Yine kendinden çıkarcasına başkasına yönelir, yine düşlerin kapısını çalar. O düşler gerçekliğin renkleriyle ve kokularıyla karışınca karabasana dönüşürler. Madam Bovary de Flaubert gibidir. İkisi de uçarı tutkulardan kendilerini koparamazlar. İkisi de anlayışsız bir dünyada kurban edilmiş hissederler kendilerini. 


        Madam Bovary'nin en önemli yanı belki de roman sanatına eleştirili bakışı getirmiş olmasıdır. Flaubert hiçbir şeyi abartmadan, bir şeyleri bozmadan, çarpıtmadan, ülküleştirmeden, gözyaşlarına boğmadan insana ayrıştırıcı bir gözle bakmayı bilmiştir. Flaubert'in gerçekçiliği her şeyden önce eleştiren gerçekçiliktir. Bu çerçevede zavallı Emma'nın ölümü de, Gaetan Picon'un pek güzel belirttiği gibi, duygucu düşçülüğün mahkum edilmesidir ya da can çekişmesidir. Bundan çıkan somut sonuç ya da Flaubert'le ilgili sonuç bir duyguculuk ve gerçekçilik ikilemidir. Flaubert söz konusu olduğunda, tıpkı Charles Baudelaire'de olduğu gibi, duygucu gerçekçilikten ya da gerçekçi duyguculuktan söz edebiliriz. Duygu dünyamıza ahlak açısından bakmanın bir sonucu diye de görebiliriz bunu. Flaubert'in romancı bakışında yalnız gözleyici ve hatta eleştirici değil aynı zamanda iyileştirici bir yan var gibidir.


 Böylece duyguculukla gerçekçilik onda çelişkili olmanın ötesinde bütünsel bir bakış olur, bu belki de gerçekçiliğin en doğru biçimidir, çünkü insanoğlu ussallığıyla olduğu kadar tutkularıyla insandır, onun bu yanlarından birini görmemek onu sakatlamak olur. Ben'i gördünüz mü dünyayı da görmelisiniz: kendine kapatılmış ben dünyayı örter, dünyaya bakışı kilitler, dünyayla aramıza duvarlar örer. "Tutku dizeler kurmaz, kişiselleştikçe güçsüzleşirsiniz." Böyle der Flaubert ve kendine kapanıp kalmayışın en yetkin örneklerinden birini Madam Bovary?yle verir. Şöyle der o: "Tüm gördüklerimi yazmak istiyordum, ama olduğu gibi değil, değişik bir biçimde." Gerçekçiliğin en sağlam, en doğru bildirisi bu olmalıdır. Buna göre roman gerçekliğin kendini yazdırdığı değil gerçeklerin bir açıdan görüldüğü bir gerçekliktir. Flaubert'in büyüklüğü, arayan, gören, kılı kırk yaran bir göz olabilmiş olmasından gelir. Güzelin parıldadığı yer  öznelliğimizin varlığa dokunduğu ve onda kendini bulduğu yerdir, bir başka deyişle öznelliğimizin nesnelliğe kavuştuğu yerdir. 


AFŞAR TİMUÇİN


Yorumlar

  • Ece Keskin - 2020-07-24 21:45:55
    Aşkı en güzel tarif etmiş yazardır: Merak. Birine karşı ansızın merak duymaya başlarsınız, korkunç bir merak. Onu tanımak, onunla doğmak, dünyaya onunla yeniden gelmek istersiniz. Bu yüzden aşka en uzak cümle senden nefret ediyorum değil, artık bilmek istemiyorumdur. Gustave Flaubert