Dortyol.com - Dörtyol Haber, Dörtyol Güncel Son Dakika Haberleri

Alâeddin Keykubad I. kimdir?
Alâeddin Keykubad  I. kimdir?

Alâeddin Keykubad I. kimdir?

Alaeddin Keykubad'ın, ağabeyi İzzeddin Keykâvus'un, babaları Gıyaseddin Keyhüsrev'in, amcaları Rükneddin Süleyman'ın yarı yüzyılı bulmayan yaşam ve saltanat serüvenleri başlı başına bir kitap konusudur. Keykubad ise, Selçukoğulları'nın ve Anadolu tarihinin ulu padişahlarından biridir.


Diğer Selçuklu şehzadeleri gibi onun da meliklik dönemi var. Babası ve ağabeyi ile 1204'te Bizans'dan Konya'ya döndüklerinde, merkezi Tokat olan Danişmend-ili Meliki olduğunda 12 yaşındaydı. Baba Keyhüsrev 1211'de ölünce, iki kardeş arasındaki taht mücadelesini Keykâvus kazandı. Dönemin tarihçisi İbn Bibi, Keykubad'ın Kayseri'yi kuşattığını, sonuç alamayınca Ankara'ya çekildiğini, bu kez Keykâvus'un Ankara'ya yürüdüğünü; emirlerin araya girmesiyle Malatya yakınındaki Minşar kalesinde sekiz yıla yakın tutuklu kaldığını yazıyor.


Keykâvus Aralık 1219'da ölünce, Selçuklu melikleri arasında, Keykubad'ın tahta oturtulması konusunda emirlerin anlaştığı; onu Minşara götüren Seyfeddin Ayaba'nın bu kez de getirmesi için görevlendirildiği; Keykâvus'un yüzüğünü ve mendilini alıp bir süvari birliği ile Minşar'a giden Ayaba'nın, kaledeki odasına girerken kılıcını çözüp kapıcıya verdiği; birlikte Sivas'a geldiklerinde, ölümü daha duyurulmamış olan ağabeyinin naaşını gören Keykubad'ın tahta oturduğu; devlet ulularının içeri girerek el öpüp ant içtikleri; yas belirtisi olarak üç gün beyaz atlas giyildiği; dördüncü gün töre uyarınca işret ve eğlence meclisi kurulduğu yine İbn Bibi'nin Selçukname'sinde yazmaktadır. 


Yazar İbn Bibi, 4 Şevval 616 (13 Aralık 1219) tarihinde Sivas'ta tahta oturan Keykubad'ın ilk altın ve gümüş paralarının piyasaya sürülmesini izleyen aylarda kesildiğini belirtiyor ki bundan dolayı tahta geçiş yılı çoğu kaynakta 1220'dir.

Sultan Keykubad, Sivas'a gitmezden önce, kimi zorba vezir ve emirleri bir içki âlemi sonunda ayrı odalara aldırtıp kendi deyimiyle "kart ağaçları kesip yerlerine fidanlar dikmek" gerekçesiyle idam ettirmesi, mehteri ve otağıyla Meşhediye'ye göç etmesi, burada at oynatıp cirit atarak eğlenceler düzenletmesi ilginçtir.


Sultan, Kayseri ve Aksaray'daki konaklamalardan sonra Konya ufuklarında görününce sofralar kurulmuş, ney ve zil sesleri arasında ahali Keykubad'ı karşılamıştır. Çok geçmeden Abbasi Halifesi el-Nâsırbillah'ın (1180-1225) elçisi Sühreverdî'nin, Rum (Anadolu) hükümdarlığı ve Sultanlık simgeleri olan kılıç, mühür-yüzük ve saltanat menşuru (onayı) getirdiği saptanıyor. Bu amaçla yapılan merasimde Sühreverdî, saray divanhanesinde Keykubad'a hilat giydirmiş; Bağdat'ta sarılmış sarığı başına koymuştur. Töreni izleyenlerin önünde sultanın sırtına asasıyla dört kez vurmuş, ardından halifenin hediyesi altın nallı atı sunmuştur. Kentteki saltanat alayından sonra sofralar kurulup kaldırılmış; şarkıcılar, şeyhler, müritler, herkes coşmuştur. İbn Bibi'nin deyimiyle, 'içkinin sert rüzgârından meclistekilerin yüzlerinden utanma peçesi düşmüş!'


Yazar, sultanın 1225'te bağlılık sunmak için Kayseri'ye gelen Mengücek Şahı Alâeddin Davud onuruna da sarayda, hasbahçede şölenler düzenlendiğini, birlikte neşeli vakitler geçirdiklerini; akşamları sarayda bâde içip gönül eğlendirdiklerini, Meşhediye ovasında günlerce şenlikler yapıldığını, iki bin koyun kesildiğini, iki yüz yük şarap, bir o kadar şekerleme tüketildiğini, 20 bin dirhem gümüş harcandığını; Keykubad'ın Davud Şah'ı 10 bin dinar altın yol harçlığı, altın işlemeli kaftan, arap atı hediye edip Erzincan'a uğurladığını, ama Celaleddin Harezmşah ile ittifak arayışına yöneldiğini duyunca Erzincan ve Kemah'ı alıp Davud'u Ilgın'a sürgüne gönderdiğini yazıyor.


Keykubad'ın bilim ve şiirle uğraştığını, spor ve eğlenceye zaman ayırdığını; dindarlığının gereklerini de yerine getirdiğini; Kur'an-ı Kerim'den başka Nizamülmülk'ün Siyerülmülûk'ünü (Siyasetnâme), Gazalî'nin Kimya-i Saadet'ini, Keykâvus'un Kabusnâme'sini okuduğunu, abdestsiz ferman yazmadığını; 'tavla ve santranç oyunlarında ok ve cirit atmada rakipsiz, mimarlık, marangozluk, oymacılık, saraçlık ve ressamlıkta' mahir olduğunu da vurguluyor İbn Bibi. Ermeni tarihçi Sempat ise, gökbilimine meraklı Keykubad'ın zamanın ünlü gökbilimcilerini Şam'dan, Ahlat'tan getirttiğini, yabancı ülkelerden oyuncuların, maskaraların (komedyen), hayalbazların da hünerlerini göstermek için Anadolu'ya geldiklerini anlatıyor.


Büyük Emir Celaleddin Karatay ise "18 yıl savaşta ve barışta gece gündüz, sultanın mahiyetindeydim. Ayıklığında da sarhoşluğunda da gecenin üçte ikisinden fazla yatakta kaldığını hatırlamıyorum. Kimi zaman güzel rubailer söylerdi." diyor.


Suhreverdî, Necmeddin Râzî, Bahaeddin Veled, Mevlâna Celaleddin, Keykubad'ın saltanat yıllarında Konya'da buluşan sofilerdi. Nerede ünlü sanat, edebiyat ve düşün adamı varsa Konya?ya çağırdı. Onlar için konaklar, zaviyeler yaptırmış; şair kaniye fast ya bir Şehname yazdırmıştı.


Cengiz Han'la gelişen Moğol olgusu, İran'ın ve Turan'ın ozanlarını, aydınlarını Keykubad'a yöneltmiş; pek çok mimar ve sanatkâr güvenli ve varlıklı Anadolu'ya gelmişlerdi. Gelenler arasında sultanın hizmetine giren bilge hekim Ebubekir bin Yusuf, Divriği külliyesinin ustaları Hurremşah, Hurşad gibi ünlü isimler de vardı. Bunların, Anadolu?daki aydınlanma kampanyasına katkıları yadsınamaz. 


Şam Meliki'nin kızıyla evleneceği zaman Malatya'daki düğün sırasında sultanın çenesi altında çıkan çıbanı, cerrah Vasil deşerek tedavi etmiştir.


Ebulferec, Tarih-i Muhtasarüddüvel'de Moğol imparatoru, Cengiz Han'ın, ardılı Oktay Kaan olunca, elçi gönderip bağlılık bildiren Keykubad için, elçiye söyledikleri ilginçtir: "Alâeddin akıllı ve uzağı gören bir sultan. Eğer buraya gelirse, bizden ağırlama görür. Kendisine perdedarlık (kapıcılık) veririz. Egemenliğindeki kentlere de dokunmayız!"


Eyyubi, Artuklu, Mengücek meliklerini, Trabzon ve Ermeni krallarını, daha bir çok yerel egemenleri savaşla veya dostluk-akrabalık ilişkileri kurarak sultanlığına bağlayan; Melik Eşref'le buluşan; Erzincan Akşehri yakınındaki Yassıçimen'de 10 Temmuz 1230'da başlayıp günlerce süren muharebede Celaleddin Harezmşah'ı yenen, Erzurum'u alan, Gürcistan'a ordu gönderen Keykubad, saltanatının son yıllarında gücünün ve ününün doruğuna ulaşmıştı.


Yaz aylarında, Kayseri'de yaptırdığı Keykubadiye Sarayı'nda, kışın Alaiye ve Antalya saraylarında oturuyor; Konya'ya, Kayseri'ye gidiş ve dönüşlerinde ara konak olarak Beyşehir Gölü'ne uzanan yarımadadaki betimlemeli çinilerle kaplı Kubâd Abâd Sarayı'nda kalıyordu. Buranın suyu, havası ve eşsiz bahçelerinde olgunlaşan meyveleri boldu. Çevre av yapmaya müsaitti. Mimarlar Emiri Saadeddin Köpek, saray, köşk, kemer, cami, bahçeler ve havuzlar inşa ederek Kubâd Abâd sarayını kurmuştu. Konya'da da zaten atalarının sarayı vardı.




Keykubad'ın ölümünden bir yıl sonra 1238'de, Halep Meliki'nin elçisi sıfatıyla oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev'e baş sağlığı dilemek için Kayseri'ye gelen tarihçi İbnü'l-Adim, huzura çıkarken gözlemlediği Keykubadiye Sarayı'nı Bugyatü't-Taleb fi Târih-i Haleb  adlı eserinde anlatmıştır. Keykubad'dan yıllar sonra 1261'de ordusuyla Anadolu'ya gelen Memlük Sultanı Baybars'ın da bir süre kaldığı bu sarayın bugün yerinde yeller estiği gibi tam olarak nerede olduğu da bilinmiyor.


Necmeddin Râzi, "Müslümanlar güvenliği ve esenliği Selçuklular'ın gölgesinde buldular. Bu padişahlar zamanda yapılan medreseler, camiler, hanlar, hastaneler, köprüler ve diğer hayır için yapılan yapılar hiçbir devirle kıyaslanamaz." der. Keykubad döneminde yapılan mimari eserlerin, yazılan sanat ve bilim kitaplarının çoğunun doğal afetlerde yok olduğu kesin gibidir. Örneğin Konya'da yaptırdığı Dârüşşifâ-i Alâî'den günümüze ulaşan bir iz yok. Kayseri-Sivas arasındaki sultan Hanı'nı bu hükümdarın yaptırdığı yakın zamanlarda kanıtlanmıştır.


Onca kayba karşın, Keykubad'ın 1219-1237 arasındaki saltanatından kalan eserler ve yaşanan olaylar, o dönem Türkiye'nin ulaştığı uygarlık düzeyi hakkında bugünün tarihçilerine bazı fikirler veriyor. Bu eserlerin başlıcaları şüphesiz Ortaçağ'a özgü savunma yapıları olan kaleler ve kent surları. Çağdaşı Cengiz Han'ın (ölümü 1227) hükmündeki barbar Moğol ordularının Anadolu'ya yöneleceğini öngörerek Konya'ya, Kayseri'ye, Sivas'a ve kimi daha az önemsiz kentlere surlar, iç kaleler yaptırması; Akdeniz kıyısında bulunan Kalonoros'u alıp kendi adıyla Alaiye (Alanya) olarak anılacak kaleli ve tersaneli bir kıyı kenti oluşturması, Mersin bölgesine Asya'dan göç eden Türkmenleri iskan etmesi, onun salt zaferler kazanmış bir hükümdar kimliğiyle değil; gelmiş geçmiş Anadolu krallarından farklı tanımlamamızı gerektiriyor.


Konya surlarının öyküsünü İbn Bibi anlatır: "Sultan bir kır gezisinde ansızın dönüp bahçelerle çevrili, içi insan kaynayan Konya'ya baktı ve 'Böyle güzel bir kenti burçsuz ve bedensiz bırakmak hatadır. Gerçi gücümüz dünyayı tutan bir surdur ama tedbir, her zaman tehlikeden sakınmadır!' dedi ve Konya'nın ile Sivas'ın surlarla güvenliğe alınmasını buyurdu. Deneyimli mimarlar, oyma ustaları ve ressamlar getirtildi. Sultan atlanıp Konya'nın etrafını dolaşarak burçların, kapıların yerlerini belirledi. Dört kapı ile birkaç burcun hazineden, diğerlerinin memleket büyüklerince yaptırılmasını emretti. Geceli gündüzlü yarışılarak iki kentin surları tamamlandı. Keykubad bir kez daha dolaşıp teftiş etti. Emirlerden her birinin adını birer taşa altınla yazdırttı. Sonra meclis kurup işret etti."


Mimar ve ressamlardan, soruları kapıları, büyük yapıları, temasil denen heykel ve kabartmalar, çift başlı kartal arması, atlı savaşçı, yırtıcı hayvan figürleri, ay ve güneş kursları ile donatmalarını istemiş. Geçen yüzyıllarda Konya'ya yolu düşen gezginler, görkemli sur ve kapılardaki Helenistik ve Roma kabartmalarını anlatmışlar. Bu figürlü taşlardan kimi parçalar Konya Müzesi'ndedir. Bugün ne Konya'da ne de Sivas'ta Keykubad surlarının izine rastlanmıyor.


Döneminde inşa edilen özgün savunma yapılarından 1234 tarihli Divriği Kalesi birkaç hayvan figürü, 'Aslanburcu' ile ayakta olmasına rağmen haraptır. Yine Divriği'deki Mengücek Meliki Ahmed Şah ile Melike Turan Melek'in ortak eseri Ulu Cami ile Darüşşifa'da, bu külliyenin mimari ve bezeme tasarımlarına katkıda bulunduğu sanılan Keykubad'ın, yan kapıdaki çift başlı kartal arması, taçkapıdaki ithaf kitabesi, Darüşşifa kapısında da kadın-erkek büst ve rölyefleri görülmektedir.


Döneminin ileri toplum hayatı, dünyanın dört bir yanından gelen ozanlar, düşünürler, sanatkarlar; saray ve köşklerdeki ihtişam, altın-gümüş sofra takımları, İpekli mücevherli giyim kuşamlar, murassa silahlar, müzik aletleri, altın-gümüş kandiller vb. Keykubad?ın 13. yüzyıl başında sergilediği hoşgörünün, cömertliğin, uygarlık ve sanat anlayışının kuşkusuz sonuçlarıydı.


Anadolu'daki imar faaliyetlerinin doruk sayılan evresi olan Keykubadlı yıllarda, kentlerin, sayfiye yerleşkeleri düzeninde; kaleler ve kent surlarıyla pekiştirilmesi, köprüler, camiler, kümbetler, medrese ve hastaneler, saray ve köşkler, bedestenler, han ve hamamlar, su şebekeleri yapılması topyekün bir imar girişiminin önemli göstergeleridir kanısındayız. 1237 yılında aniden vefat eden bu büyük sultan için "Anadolu'nun mimarı" desek her halde abartmış olmayız.

Yorumlar

  • Basri YILDIZ - 2020-07-24 04:15:52
    Kahraman ve zafer sahibi bir komutan olduğu kadar ileri görüşlü bir devlet adamı olan Alaaddin Keykubad, Anadoluda bir çok savaş kazanıp, bir çok fetih yapıp, tersaneler kurup, teşkilatı oturturken doğudan gelen Moğol tehlikesinin görmüş ve elçiler ile Moğol üstünlüğünü tanıyıp gerektiğinde haraç ödeyip Moğolları oyalayarak Anadolunun Moğol istilasına uğramasını geciktirmiştir. Nitekim yaptığı fetihlerden sonra Moğollara da atarlanarak Anadoluyu 50 yıl öncesinden Moğolların vicdanına bırakabilirdi. Ondan sonra Anadolu ve günümüz Türkiye Cumhuriyeti nasıl şekillenirdi Allah bilir.
  • Sami İbişoğulları - 2020-10-15 05:26:54
    Hükümdarlığı döneminde Anadolu en zengin günlerini yaşamıştır.